DÜNYAMIZI VE DÜNYANIZI DEĞİŞTİRİYORUZ, SİZE YENİ BİR DÜNYA SUNUYORUZ.
|
| 2003 yılı 13 ayında yayınlanan BOSTAN VE GÜLİSTAN (Dursun Gürlek) başlıklı makale. |
Osmanlı padişahlarından Dördüncü Murat, bir gün vezirine şöyle sorar: - Farsça biliyor musun? Hükümdarın bu sorusu veziri ümitlendirir ve kendi kendine konuşmaya başlar: - Efendimiz, beni İran elçisi olarak görevlendirmek istiyordu. Ne yazık ki bu lisanı bilmeyişim işi bozdu. Vezir, o günden itibaren kesin kararını verdi. Aylarca çalıştıktan sonra Farsçayı mükemmel bir şekilde öğrendi. Durumu münasip bir lisanla Dördüncü Murat’a arzetti. Padişah ise şu cevabı verdi: - O halde sana tavsiye ediyorum: Sadi’nin Bostanı’nı ve Gülistanını sık sık oku! Paşa hazretleri, bu cevaptan sonra herhalde büyük bir hayâl kırıklığına uğramıştır. Halbuki Şark’ın dehâsı Şirazlı Sadi’nin bu iki şaheserini aslından okuyabilmek, öyle manevî haz verir ki, - vezirlik de dahil- hiçbir dünyevî saltanat onun yerini tutamaz. Maddî ve dünyevî makamların sunduğu mutluluk tabloları –hiç şüphesiz- geçicidir. Maneviyat pınarlarının suyu ise, hiçbir zaman kesilmez. İşte Bostan ve Gülistan böyle bir çeşmenin gürül gürül akan iki musluğudur. Ve yüzyıllardan beri nice teşnegânın harâretini gidermektedir. Biz de bugün Bostan’ı ve Gülistan’ı, aslından değilse bile, tercümelerinden okuyor, kabiliyetimiz nisbetinde istifade etmeye çalışıyoruz. Merhum Muallim Kilisli Rıfat Bilge ile Hikmet İlaydın Bey tarafından yapılan tercümelerin, emsaline göre daha mükemmel olduğunu söyleyebiliriz. Sadi ve eserleri hakkında merhum Tahirü’l – Mevlevi’nin dikkate değer çalışmaları olduğunu biliyoruz. Fakat bunlar müteferrik halde bulundukları ve kısmen unutuldukları için –ne yazık ki- gereği kadar yararlanamıyoruz. İran edebiyatının üç büyük temsilcisinden Firdevsî destanda, Hâfız lirizmde, Sâdî ise insan ruhunu en derin noktalarına varıncaya kadar kuşatmakta zirveye çıkmıştır. Bir Arap atasözünde deniliyor ki: “Söz ruhtan çıkarsa ruha girer. Ağızdan çıkarsa kulağın sınırını aşamaz!” Sadi’nin sözleri ruhtan çıktığı için asırlardır insanların iç dünyalarını aydınlatmaya devam ediyor. Büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy da konuya bu açıdan bakıyor. Sadi hakkında kaleme aldığı bir makalede şöyle bir cümle kullanıyor: “Avrupalılarca dünyaya gelen şairlerin, Homeros’tan sonra en büyüğü kabul edilen Firdevsî’yi ne yapayım? Altmış bin beyitlik “Şehname”si, “Bostan”ın yedi sekiz beyitlik iki hikayesi kadar insanlığa hizmet edebilmiş midir? Ziya Paşa, şu iki mısra ile meselenin özünü ortaya koyuyor: “Bir kimse okursa Bostan’ı Anlar o zaman nedir cihanı” Ahmak Hayâl Edebilir mi? Bir gün bir kitapçıda oturuyordum. Derken içeriye orta yaşlı bir adam girdi. Şaşkın ördek gibi sağa sola bakındıktan sonra, elindeki listeye şöyle bir göz attı. Garip bir tavırla sordu: - Sizde Baston ve Ahmakı Hayâl var mı? Sürat-i intikal sahibi olmadığı veya mesleği olmasına rağmen kitapları iyi tanımadığı anlaşılan dükkan sahibi, cevap vermek için bir süre tereddüt etti. İster istemez araya girdim; “Beyefendi, Sadi’nin Bostan’ıyla, Şehbendezâde Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mak-ı Hayâl’ini soruyor” dedim. Bostan korkuluğu gibi dikilen adam, başını sallayarak, “Evet onları istiyorum” dedi. Bostan’ın ve Gülistan’ın adını bile doğru dürüst söyleyemeyen insanların çoğunlukta bulunması, kitap cahillerinin, sözüm ona kitapçıların arasında zuhur etmesi, Bostan’da ve Gülistanda artık bülbüllerin değil, baykuşların öttüğünü, gül mevsiminin hazin bir şekilde bittiğini gösteriyor. Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Bey’in şaheseri “A’mak-ı Hayâl”den de “Ahmak-ı Hayal” diye söz edilmesi –ne yazık ki- ahmak sayısında büyük bir patlama ve hortlama olduğunu gözler önüne seriyor. Halbuki muhterem müellifinin bu eseri, “Humaka” için değil, üdebâ, şuara, zürefâ ve mutasavvife için yazdığı erbabınca çok iyi biliniyor. Adı geçen eser, hamakat sahibi adamları değil, hayalin derinliklerine dalmasını bilen engin ve zengin ruhlu insanları Raci ile birlikte manevi bir yolculuğa çıkarıyor. Kısacası okuyucuyu tasavvuf deryasında, arîz ve amîk bir tarzda dolaştırıyor ve Aynalı Baba ile vuslata erdiriyor. Humk-i Amik derin ahmaklık, “a’mak-ı hayal” ise hayal dünyasının derinliği demektir. Derin devleti isteyene verin, bana derin hayal gerek.!.. “CİHAN KAYNANASI” DİYOR Kİ... Merhum Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu’nun Edebiyat Fakültesi’ni bitirme tezinin konusu Yeni şehirli Avni Bey’di. Tezi yönetecek olan hoca ise, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlandı. Çavuşoğlu, tezini hazırlarken anlamakta zorlandığı bölümleri sormak için arada sırada hocası Mahir İz Bey’e gider. Bir vesileyle Avni Bey’in içkiye olan düşkünlüğünden söz açar. Ancak Mahir Hoca buna çok kızar. Yazarların ve Şairlerin böyle zaaflarından bahsetmenin okuyucuya herhangi bir fayda sağlamayacağını belirtir. Hatta sırf bu yüzden İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in “Son Asır Türk Şairleri”ni tenkit eder: “Ne lüzumu var efendim, Ali Emiri Efendi’nin ishale müptelâ olduğunu yazıp bunu bir nükte konusu yapmaya?” diye bu husustaki düşüncesini dile getirir. Tam o sırada Çavuşoğlu, “Efendim, Tanpınar, İbnülemin merhumdan söz ederken ona “Cihan Kaynanası” sıfatını yakıştırıyor” der. Bu söz üzerine hem Mahir Hoca, hem de Mehmed Çavuşoğlu, gözlerinden yaş gelinceye kadar gülerler. Birlikte hazret’in ruhuna bir fatiha okurlar. Gerçekten de İbnülemin Mahmud Kemal Bey tam bir cihan kaynanasıdır. Bu özelliğinin gereği olarak, muhaliflerini ve muarızlarını fena halde hırpalar, onları sözleriyle, yazılarıyla, hicivleriyle son derece taciz eder. Ederlerinin hemen hepsi böyle ta’ciz örnekleriyle doludur. Özellikle dipnotlar, bu hücum oklarının adeta bir deposudur. Merhumun diline doladığı ilim adamlarından, kitabiyyât bilginlerinden biri de Ali Emiri Efendiydi. Son Asır Türk Şairleri’nde ondan bahsederken hem meziyetlerini sıralar, hem de zaaflarını, bir takım beşeri kusurlarını ortaya döker. Hatta kitabına uydurup “deli” demekten bile çekinmez. Böylece kırk yıllık Ali Emiri Efendi, bir anda “Deli Emiri Efendi” olur. İşte bir örnek: İbnülemin Mahmud Kemal İnal diyor ki: “Kış yaklaştığı bir sırada, Yakacık’taki sayfiyenizde bulunduğunuz bir gün, Emiri Efendi Babıâli’deki mevki-i memuriyetime (görev yerime) gelmiş beni bulamayınca şu beyti yazıp, masanın üstüne bırakmış: “Yakacık’ta bulabilse yakacak Kış gününde dahi bizden kaçacak” Ben de şu beyitle karşılık verdim: “Düşme ey dil, bu sözünden eleme Delinin kaali gelir mi kaleme” CENNETLİK HAYVAN Aşağıdaki cümleyi Hasan Pulur’un 3 Ekim 2002 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan makalesinden aldım.: “Tayip Erdoğan’nın takiyye yapmadığına, değiştiğine kendilerini inandıran bazıları uyanmaya başladılar. Tabii hâlâ “Eshab-ı Keyif” gibi gaflet uykusuna devam edenler de var...” Hemen belirtelim ki, bu söz tam bir gaflet örneğidir. Milliyet’te daha önceki yıllarda köşe yazarlığı yapan Refi Cevat Ulunay, Peyami Safa, Burhan Felek gibi ünlü yazarların böyle bir yanlışlığa düşmeleri mümkün değildi. Osmanlı kültürü ve terbiyesi ile yetişen bu kalem erbabının “Ashab-ı Kehf”e, “Ashab-ı Keyif” demesi ve onları gafletle itham etmesi akla hayale gelmezdi. “Ashab-ı Kehf”, mağara arkadaşları demektir. Bu söz aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de bir sûrenin adıdır. Devrin Hükümdarı Dakyanus putperest olduğu için, dindar ve samimi birer Hıristiyan olarak tanınan bu kişilere zulüm ve işkence uygulamaya kalkışıyor. Onlar da bir mağaraya sığınarak –rivayete göre- 309 senelik bir uykuya dalıyorlar, daha sonra İlahî bir emirle uyanıyorlar. Ashab- Kehf şu isimlerden ibarettir: Yemlîhâ, Mislinâ, Mekselinâ, Mernuş, Debernuş, Şâznuş, Kefeştetayyuş.... Kıtmir isimli köpekleri ise cennetlik hayvanlardan biridir. Molla Cami bir şiirinde şöyle diyor: “Yâ Resûlallah! Ne olur, Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ben de, senin ashabının arasına katılarak cennete gireyim. O Cennete gittiği halde, ben nasıl olur da cehennemin yolunu tutarım? O, Ashab-ı Kehf’in köpeği, ben de senin ashabının köpeğiyim!” Allah “Kur’an- Kerim’in de “Onları pek az kimseden başka, kimse bilmez” buyuruyor. İnsan, bilmediği bir konuda fikir beyan etmeye kalkışınca tam bir gaflet örneği sergiliyor ve siz şöyle demek zorunda kalıyorsunuz: Gâfile kelâm, nâfile kelâm! |
www.yenidunyadergisi.com |